Dolar 43,7274
Euro 51,7428
Altın 6.876,09
BİST 14.310,78
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Samsun 20°C
Az Bulutlu
Samsun
20°C
Az Bulutlu
Sal 21°C
Çar 19°C
Per 12°C
Cum 19°C

Nükleer Savaş Korkusu ve Kıyamet Saati Gerçeği

Nükleer Savaş Korkusu ve Kıyamet Saati Gerçeği
17 Şubat 2026 21:14

Dünya genelinde jeopolitik gerilimlerin tırmandığı dönemlerde, insanlığın kolektif bilincinde tek bir soru yankılanıyor: Bir nükleer felaketle her şey sona mı erecek? Bu korku, sadece askeri bir tehdit değil, aynı zamanda Amerikan popüler kültürü tarafından inşa edilen derin bir mitolojiye dayanıyor. Nükleer savaş korkusu, modern insanın zihninde Hollywood filmleri, edebi eserler ve soğuk savaş döneminden kalan travmatik görsellerle besleniyor. Ancak son dönemde uzmanlar, bu korkunun bir “takıntıya” dönüşmesinin, gerçek risklerden ziyade psikolojik ve medya odaklı bir manipülasyon olduğunu vurguluyor.

Nükleer kıyamet senaryolarının dili ve imgelemi büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nde doğdu. Atom bombasının icadından hemen sonra, 1947 yılında kurulan “Kıyamet Saati” (Doomsday Clock), insanlığın nükleer imhaya ne kadar yakın olduğunu gösteren küresel bir sembol haline geldi. Ancak bu saatin işleyişi ve gösterdiği zaman dilimleri, çoğu zaman bilimsel bir veriden ziyade siyasi bir mesaj kaygısı taşıyor.


Kıyamet Saati Bir Bilim mi Yoksa Sembol mü?

Kıyamet Saati ilk ortaya çıktığında, dünya henüz nükleer silahlanma yarışının başındaydı. 1947’de yelkovan gece yarısına 7 dakika kalayı gösterirken, Sovyetler Birliği henüz ilk nükleer testini bile gerçekleştirmemişti. 1949’da SSCB’nin atom bombasına sahip olmasıyla saat 3 dakikaya çekildi. Yıllar boyunca Küba Füze Krizi, Vietnam Savaşı ve termonükleer testlerle saat sürekli ileri geri hareket etti. Ancak ilginç olan, bugün saatin artık dakikalarla değil, saniyelerle ifade ediliyor olmasıdır.

2018 yılından bu yana saat hiç 23:58’den daha geriye alınmadı. Bugün ise gece yarısına saniyeler kaldığı iddia ediliyor. Eleştirmenler, bu durumun nükleer güçlerin “agresif davranışlarından” ziyade, medyanın dramatik manşet ihtiyacını karşılayan bir ritüele dönüştüğünü savunuyor. Nükleer savaş korkusu, bu tür sembollerle sürekli sıcak tutulurken, insanların haber döngüsüne duygusal olarak bağımlı hale gelmesi hedefleniyor. Modern izleyici, “her şey düzelecek” ile “her şey bitti” uçları arasında savrulurken, asıl gerçeklik gözden kaçabiliyor.

Dr. Strangelove ve Absürt Karar Zinciri

Nükleer felakete dair kültürel algımızı şekillendiren en önemli eserlerden biri, Stanley Kubrick’in 1964 yapımı “Dr. Strangelove” filmidir. Filmde, akıl sağlığı yerinde olmayan bir Amerikalı generalin rasyonel hiçbir neden yokken nükleer saldırı başlatması işlenir. Bu senaryo, sıradan insanlar için nükleer savaşı “aptalca kararlar alan, yetersiz veya korkak bireylerin başlattığı bir zincirleme reaksiyon” olarak kodladı.

Bu bakış açısı, insanda büyük bir çaresizlik yaratsa da, yazıda belirtildiği gibi garip bir rahatlama da sunuyor: “Yapacak bir şey yok, o halde hayatın tadını çıkar.” Bugün de benzer bir durum yaşanıyor. Medya organları, insanların dikkatini çekmek için nükleer kıyamet haberlerini birer performans metriği olarak kullanıyor. Haber bizi beslemiyor; biz dikkatimizle haberleri besliyoruz. Tıklanma oranları ve paylaşım kaygısı, gerçek bir nükleer risk analizinin önüne geçebiliyor.


Tarihin Sonu mu Yoksa Yeni Bir Döngü mü?

Francis Fukuyama’nın 1990’ların başında ortaya attığı “Tarihin Sonu” tezi, büyük felaketlerin geride kaldığına dair geçici bir iyimserlik yaratmıştı. Ancak son on yılda yaşanan çatışmalar, ekonomik krizler ve siyasi türbülanslar tarihin bitmediğini, aksine kaotik bir döngüde yeniden başladığını gösterdi. Buna rağmen, tarihin kaçınılmaz bir uçuruma veya nükleer bir sona doğru hızlandığına dair kesin bir kanıt bulunmuyor.

İnsanlık, nükleer silahların yıkıcı gücünü keşfettiği 80 yıldan bu yana, “Dehşet Dengesi” (MAD) stratejisi sayesinde bu silahları kullanmama iradesini gösterdi. Nükleer güçlerin birbirini yok etme korkusu, aslında en büyük caydırıcı güç olmaya devam ediyor. Dolayısıyla, ** nükleer savaş korkusu** içerisinde felç olmak yerine, bu korkunun nasıl ve neden üretildiğini anlamak, modern çağın dezenformasyon bombardımanından kurtulmak için hayati önem taşıyor.

Korkuyu Besleyen Medya Düzeni

Bugün insanlar, sürekli bir bilgi basıncı altında yaşıyor. Bir hafta “büyük bir barış anlaşması” umuduyla manşetler atılırken, sonraki hafta “medeniyetin sonu” uyarıları yapılıyor. İnsan beyni, altı boş olsa bile bu duygusal sinyalleri tüketmeye eğilimlidir. Ancak Kıyamet Saati’nin arkasında duran uzman grubunun, dünyayı daha güvenli hale getirmekten ziyade yıllık medya ilgisini toplama amacı güttüğü yönündeki eleştiriler giderek artıyor.

Sonuç olarak, nükleer riskler her zaman var olsa da, tarihin geri dönülemez bir felakete doğru ilerlediği fikri büyük ölçüde bir kurgudan ibaret. Korku saatinin saniyeleri her yıl ileri alınsa da, insanlık kolektif rasyonalitesini ve hayatta kalma içgüdüsünü korumaya devam ediyor.

Bu makale ilk olarak Gazeta.ru adlı çevrimiçi gazetede yayınlanmış ve Life Ajans ekibi tarafından çevrilip düzenlenmiştir.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.