Dolar 32,9601
Euro 35,3345
Altın 2.466,19
BİST 10.684,23
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Samsun 26°C
Hafif Yağmurlu
Samsun
26°C
Hafif Yağmurlu
Çar 26°C
Per 26°C
Cum 27°C
Cts 27°C

Anadolu Kızılderililerinin Kovboy Şapkasıyla İmtihanı

  Türklerin bir mitolojisi neden saklanıyor?   Mitoloji deyince aklımıza bir çırpıda Yunan, Mısır gibi kavimlerin mitlerinin anlatıldığı efsaneler aklımıza gelir. Konuyla ilgili toplumda bir araştırma yaptığımda kendini Türk olarak tanımlayan yaşça her kesimden ve toplumsal sınıftan insanın Türklerin mitolojik unsurlarından bi haber olduğunun farkına vardım. Tespitlerimde, İlkokulda okutulan Dede korkut hikâyeleri ve Al Er Tunga destanlarından öte gitmeyen bi sığ bilginin daha iler ki sınıflarda bir anda yok hükmünde sayıldığı ve ne ders kitaplarında nede toplum hafızasında yer bulmadığını gözlemledim. Mitolojileri doğuran, mit kavramı kısa anlatımıyla kuşaktan kuşağa yayılan, toplumun dış gücü etkisiyle zamanla biçim değiştiren, yaratılış ve evrenin doğuşuyla ilgili imgesel anlatımı olan halk öykülerine verilen isimdir. Peki, mitoloji neden gereklidir? Toplumun dayandığı değer yargılarını, Ahlak kavramını, beşeri ilişkilerin geliştirilmesi ve Toplum düzeni için gereklidir. Peki, ne işe yarar? Mitolojiler, Toplumu bir arada ortak amaç ve gelecek inancının harcıdır. Türklerin mitolojik karakterleri ve hikâyeleri İslam dinin Türkler tarafından kabul edilmesinden sonra bir köşeye sapıtıp atılmış, Çin kaynaklarında yazılı tarihi Milattan önce 3300 yıllara kadar giden devasa bir toplumun hafızası tamamen silinmişti. Oysa mitolojiler toplumun değer yargılarını var eden ağacın kökleri, kılcal damarları ve zenginliğidir. Yunanlılar, Helen kültürü ve mitolojilerini, Zeus, Afrodit, Dionisos, denizler tanrısı Posedion’ u bütün dünya kültürüne pompalarken, İskandinav ülkeleri Vikingler ile Mısırlılar İsis, Amon Ra, Horus’un gözünü bütün Dünyaya pazarlamaktadır.   Türk Mitolojisi hususunda Akademik çevreler tarafından birçok yayın yapılmış olsa dahi bunlarda Bilimsel çevrelerde tartışma konusu olmaktan öteye gidemediğini gözlemledim. Böylece kolları sıvayıp bir yılın sonunda “Türk Mitolojisi ve Şamanizm” adlı kitabı yayın hayatına hazırladım. Kitap önemliydi çünkü derinlerde kuruyup kalmış Türk Mitolojisi ve inançları ile günümüzün değerleri arasında kopan irtibata bir can suyu vererek o kültür zenginliğinin yeniden canlanmasını sağlayacağına emindim. Böylece başlayan serüvende 9 ay boyunca kitapla ilgili konferanslar verdiğimde toplumun geçmişe dair ilgisinin ne kadar büyük olduğunu fark ettim ve iyi ki bu eseri yayın hayatına hazırlamışım dedim. Araştırmalarımda; İslami değerler sandığımız birçok inanışın aslında eski inancımız olan Şamanizm içinde yer alan Gök tengri inancından gelenek ve göreneklerimiz ile inancın içerisine girdiğini fark ettim. Gök Tengri inancından; Nazar boncuğu, kötülükleri savmak için Tahtaya vurulması, Eşikte durulmanın uğursuzluk getirdiği, Dilek için çaput bağlanması, düğün ve ölüm törenlerinde yaklaşık iki yüz adet inanışın geçmişteki inanç sisteminin İslam Dininin temel ritüellerinde olmamasına rağmen Anadolu Coğrafyasında yaşatıldığını fark ettim. Türk Mitolojisindeki birçok karakter isminin Umay, Gökalp gibi yüzlercesinin doğan çocukların isimleri olduğunu ve halen toplumda yaşatıldığını gözlemledim. Geçmişin izleri ile bağlantısını kesmiş bir toplum nerelere sürükleneceği bellidir. Ünlü tarihçimiz Halil İnancık’ın “Tarihte hayattır. Bu hayatı canlandırmak için bize hakikatler, geçmişten bir tablodaki parçalar gibi gelir” Sözünü şiar alarak “Türk Mitolojisi ve Şamanizm” Adlı eserimle Puzzledeki eksik bir parçayı daha tamamladığımdan dolayı mutluyum. Yaz boyunca tatillerinizde umarım Anadolu’daki Efes, Milet, Pataya gibi Helen ve Frig tarihi kalıntılarını kültür gezilerinizde inceleme fırsatı bulurken bunun yanına Milattan Önce binlerce yıl Anadolu coğrafyasında yaşamış Türklerin ön ataları, Sümer, Hitit, İskit ve Saka Türklerinin izlerini sürmenizi tavsiye ederim…      
20 Mayıs 2024 16:18

          Püriten, 16. ve 17. yüzyıllarda. Elizabeth’in İngiliz Kilisesi’nde başlattığı reformist harekete karşı çıkan, kendisini “saflığı” aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir. Püritenler İngiliz kilisesi ile uyum sağlayamadıklarından, Amerika’ya ilk göç hareketinde yer alırlar ve Amerika’da New England yerleşim yerini kuran filmlerde izlediğimiz kovboylardır.

Salem Cadı mahkemelerini kurup suçsuz kadınları yakanda Amerika’da Harvard üniversitesini kuranlarda bu zihniyettin mensuplarıdır.

 

 

Amerika’ya göç eden Püritenler, kendilerini Eski Ahit’e öylesine kaptırmışlardı ki, Amerika’ya New England (Yeni İngiltere) yerine New Israil (Yeni Israil) adını vereceklerdi.

Püritenim Amerika’nın kurulusunda böylesine önemli rol oynayıp, “Amerikan ruhunu şekillendirirken”, bu ülkeye “yahudici / judaizer misyonunu da yükledi elbet. Püritenlik, daha sonra gelişen tüm Amerikan Protestanlığını da böylece etkisine aldı.

Püritenler, Yeni Dünya’ya muharref Tevrat’ın içerdiği vahşet boyutunu da getirmişlerdir. M. Tevrat, Yahudilerin, Filistin’i sözde hâksiz olarak gasp etmiş Kenan halkına karşı girişecekleri savaşta uygulamaları gereken bazı vahşet emirleri içerir. Bu vahşet emirleri, geçmiş yıllarda Israil ordusu tarafından Filistinlilere karsı uygulandı. Kendilerine rehber olarak Tevrat’ı kabul etmiş olan Püritenler de, Amerika topraklarından uyguladıkları vahşetler için Tevrat emirlerini referans kabul edeceklerdi.

 

Noam Chomsky, Year 501: The Conquest Continues İşgal Sürüyor adli kitabında Amerikan yerlilerinin Kristof Kolomb’la başlayan baskı ve “etnik temizlik” dolu tarihini anlatırken Püritenlerin, Amerika’yı “Vaadedilmis Toprak” olarak gördüklerini, üzerindeki Kızılderilileri de “Kenan Halkı” saydıklarını bildirdikten sonra, Püriten vahşetini;

New England’daki ilk büyük soykırım hareketlerinden biri, 1637’de Pequot Kızılderililerinin yok edilmesiydi. Sömürgeci Püritenlerin, uyguladıkları bu vahşeti göklere çıkaran resmi açıklamaları ise şöyleydi: “Yeryüzü cennetinde Tanrı’nın istemediği bu Pequot yerlileri temizlendi. Öyle ki, şükürler olsun, artık Pequot ismi taşıyan kimse kalmadı. “Demektedir.

Bugün, ‘Tanrı’nın izni altında yurduna bağlılık yemini eden her Amerikan çocuğu, aslında, bu katliamı uygulayan Püritenlerin taşıdığı retoriği ve Eski Ahit’ten kaynaklanan düşünceyi ödünç almaktadır. Püritenlerin Eski Ahit’ten aldıkları düşünce ise sudur: ‘Bilinçli bir biçimde, Tanrı’nın seçilmiş halkına ait olan Vaat edilmiş Topraklardaki Kenan halkini yok etmek”

 

Kızılderili Katliamı uygulayan Püritenler, yaptıkları ise tümüyle dini liderlerinin kontrolünde gerçekleştiriyor ve  ‘kutsal misyonlarını yerine getiriyorlardı. Öyle ki, Kızılderili erkek, kadın ve çocuklar tümüyle Eski Ahit emirlerine göre katlediliyorlardı. Kendi kullandıkları Tevrat deyimlerine göre, Püritenler, Kızılderili çadırlarını ‘kızgın ateşli fırınlara’ döndürüyorlar, içindeki kurbanları Tevrat deyimiyle ‘olabilecek en kötü ölümle’ öldürüyorlardı. Bir başka Tevrat ayetinin deyimiyle ölenler ‘ateşin içinde kızarıyor, ancak oluk oluk akan kanları ateşi söndürüyor ‘du. Katliamı uygulayanlar ise ‘Rab (Yehova)’nin övgüsüne layık’ oluyorlardı. Eski kovboy filmlerinde kasabalarda gördüğünüz kiliseler işte hep bu püriten Protestan şer yuvalarıdır.

 

Yine New York bölgesindeki yerlilerin temizlenmesi operasyonu düzenlendiği, Şubat 1643’de Güney Manhattan’da Hollanda’lar askerler tarafindan Algonquin Kızılderililerine karsı gerçekleştirilen ve David de Vries tarafindan aktarılan katliam şöyleydi:

“Askerler pek çok Kızılderili’yi uykularında öldürdüler. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler anne babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafaları eziliyor, en taş yürekli adamın bile vicdanini sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardı. Bazı bebekler nehre atıldı, onları kurtarmak için anne ve babaları da suya atladı. Ama askerler ne çocukların ne de anne babaların sudan çıkmalarına izin vermediler, hepsi boğuldu.”

Modern dünyanın uygulamaktan bir türlü vazgeçmediği vahşetin ardında, bir de bu tür bir “judaizer” geleneği yatmaktadır.  Yine Püritenlerin uyguladıkları vahşetin İbrani öğretisine dayandığına, Arnold Toynbee de dikkat çeker.

Amerikalı sosyolog Thomas F. Gossett’in Race: The History of an Idea in America (Irk: Amerika’daki Bir Düşüncenin Tarihi) adli kitabında yazdigina göre, Toynbee, “Amerika’daki İngiliz kolonicilerinin Eski Ahit üzerinde yoğunlaşmalarının, onlara, dinsizleri yok etmekle görevli seçilmiş bir halk oldukları inancını verdiğini” söylemekte.

 

Gossett’in, bunun ardından, “Tevrat’taki İsrailliler Kenan halkini nasıl yok ettilerse, Massachusetts kolonisindeki İsrailliler (yani Püritenler) de Kızılderilileri öyle yok ettiler” demektedir.

Püritenlerin, “Amerikan ruhu” na enjekte ettikleri bu “judaizer” etki, Amerika’nın Yahudilik konusundaki yaklaşımını bugüne dek yönlendirmiştir. Amerikan Protestanlığı, Püriten düşüncesinin bir devamı olarak, Yahudilerin hep “seçilmiş irk” olduğu düşüncesini benimsemiştir. Amerikan-İbrani ilişkilerinin tarihsel gelişimini inceleyen Israil In The Mind of America (Amerika’nın Zihnindeki Israil) adli kitapta, Amerikan Protestanlığının taşıdığı bu ilginç görev, ayrıntılarıyla incelerken, William Eugène Blackstone ise, hem Amerikan elitinin Yahudiliğe bakisini hem de protestanlik-yahudilik paralelliğini göstermesi açısından oldukça ilginçtir.

 

1841’de New York’ta bir metodist Protestan olarak doğan William Eugène Blackstone, gençlik yıllarında Kutsal Kitap üzerinde uzmanlaştı… 1878’de Blackstone büyük eseri ‘Jesus Is Coming’i (Isa Geliyor) yayınladı ve kısa sürede ün kazandı. Evanjelik cemaatleri onu alkışladılar. Kitabi bir milyonun üstünde sattı.

Blackstone, arkadaşları Dwight L. Moody ve Cyrus I. Scofield ile birlikte, Kutsal Kitap’ın Yahudilerin ‘Tanrı’nın seçilmiş halkı’ olduğu seklindeki hükmünün hala geçerli olduğunu savundu. Aralarında John D. Rockefeller, Cyrus Mc Cormik, J. Pierpont Morgan gibi isimlerin ve Parlamento sözcüsünün, senatörlerin, hâkimlerin, avukatların, gazetecilerin bulunduğu 413 seçkin Amerikalı Blackstone ‘un bu fikrine destek verdi. Yahudilerin seçilmiş halk olduğunu destekleyenler, Amerikan elitinin kapsamlı bir listesi durumundaydı…

Blackstone, daha sonra Rusya’dan göçen Yahudilerin söz konusu olduğu dönemde, şu öneriyi getirdi: ‘Niçin Filistin’i Yahudilere vermiyoruz?’…

 

Peki, Filistin onların mıydı ki onu Yahudilere verecekti? Buna karşılık Blackstone, 1878 Berlin Anlaşması ile birer Türk eyaleti olan Bulgaristan ve Sırbistan’ın Bulgarlara ve Sırplara verildiğini hatırlatıyor ve söyle diyordu: ‘Bulgaristan’ın Bulgarlara, Sırbistan’ın da Sırplara ait olduğu kadar, Filistin de Yahudilere ait değil mi?’… Yahudi devleti, ayni Bulgaristan ve Sırbistan gibi, Türk Hükümeti’nden anlaşma sonucu alınacak Filistin toprakları üzerine kurulabilirdi…
Böylece Amerikalı bir Protestan olan Blackstone, Avrupalı bir Yahudi olan Theodore Herzl’den yıllar önce Siyasi Siyonizm’i ortaya atacaktı.

 

Bu düşüncenin tezahürü Blackstone etkisinde kalmış ABD başkanın Kurtuluş savaşı esnasında ortaya attığı Wilson prensipleri içinde kendini yer bularak “Doğu Anadolu’nun Ermenilere bırakılması!” şeklinde kendini gösterecekti.

 

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, “Sanmayın ki İsrail Gazze’de duracak. Sanmayın ki Ramallah güvenlik içinde olacak. Bu azgın devlet, bu terör devleti, eğer durdurulmazsa ‘vadedişmiş topraklar’ hezeyanıyla gözünü er ya da geç Anadolu’ya dikecek.” Sözünde Prütanizm’in tehlikeli ayak seslerine dikkati çekmiştir.

 

Hâlihazırda Amerika’daki Protestan cemaatlerinin önemli bir bölümü, bugün de ayni etkiyi taşımaktadır. ABD’deki köktenci Protestan cemaatleri, Israil’i “Tanrı’nın yerine gelmiş bir vaadi” olarak değerlendirirler. Israil’e yapılan Amerikan yardımı hakkındaki en ufak bir eleştiri, bu cemaatlerden büyük tepki alır. Israil Devleti, Tevrat’ta adi geçen Yahudilerle özdeşleştirilirken, Gazze ve Bati Şeria’da yasayan Filistinliler, Kenan Halkı olarak değerlendirilmektedir. Öyle ki, bu cemaatler, Amerika’nın gücünü koruyabilmesini de Israil’e yaptığı desteğe bağlamaktadırlar. Sayıları kırk milyonu asan Evanjelik Protestanların liderlerinden Jerry Falwell, “Diğer milletler Israil milletine nasıl davranıyorsa, Tanrı da onlara öyle davranır” sözleri Ortadoğu’da İran Cumhurbaşkanının şüpheli helikopter kazasından, Gazze’yi cehenneme çeviren düşüncenin ilmek ilmek dokuduğu planın bir parçasıdır.

Sanmayın ki Bering Boğazından geçip Amerika kıtasına yerleşen Kızılderililer ile aynı kökten gelen Türk boylarına aynı zulümler Anadolu’da reva görülmesin…

ETİKETLER:
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.